EGEMENLİK MİLLETİNDİR!


EGEMENLİK
KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR
**SİTEMİZİN ANDROİD UYGULAMASI
Üyelik Girişi
MENGÜ SİTE :

UKRAYNA'DA NELER OLUYOR?


 
U K R A Y N A‘D A  J E O P O L
İ T İ K  O Y U N


   PROF. DR. ANIL ÇEÇEN


                                 

    

          Yeni yılın ikinci ayına girerken, Rusya Federasyonu’nun düzenlemiş olduğu Kış Olimpiyatları sayesinde, Avrasya bölgesinin kuzey bölümü  dünya medyasında öne çıkıyordu .  Rus işgali altında varlığını sürdürmeye çalışan Kuzey Kafkasya’nın Soçi kentinde kış olimpiyatlarının çalışı yapılırken, Rusya’nın  bu bölgedeki işgali ve  tarihsel soykırımları gündeme geliyordu . Özellikle Çerkezler, dünya medyasında öne çıkarılarak Rus karşıtlığı çizgisinde yönlendirilmeye çalışılırken, Çeçenler’de gene batılı gizli servislerin kışkırtmaları ile Rusya karşıtı terör eylemlerine doğru çekilmeye çalışılıyordu .

        Rusya’nın büyüklüğünden ve giderek uluslararası alanda ağırlığının artmasından çekinen batılı emperyal devletler, olimpiyatları fırsat bilerek dünya medyasında  Rusya karşıtı  programları birbiri ardı sıra devreye sokup, tam anlamıyla Rusya karşıtı bir ortamın doğmasına giden yolu açmaya çalışıyorlardı. Rusların Çerkezlere yaptığı katliamlar, Çeçenlere ve Tatarlara karşı uyguladığı sürgün politikaları sırasıyla gündeme getirilirken, Soçi olimpiyatları ile Rusya Federasyonunun dünya kamuoyunda prestij kazanması engelleniyordu. Öte yandan Rusya topraklarının en güneyinde Karadeniz kıyısında bir Çerkez kenti olan Soçi’yi Putin yönetimi kasıtlı olarak olimpiyat kenti seçerek, batılı ülkelere karşı Kuzey Kafkasya’da bulunan Çerkez topraklarının kendi hegemonyası altında olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyordu .
         Putin  Kuzey Kafkasya’da  kış olimpiyatları düzenleyerek uluslararası prestij kazanma çabası içerisindeyken, Batı dünyası bu bölgede, batılı ülkelerin kışkırtmaları sayesinde, Kafkas asıllı insanların teröre  başvurmasını bekliyordu. Ne var ki, bu kez Karadeniz’in kuzey doğusunda Kafkasyalılara terör yaptırma düşüncesi geride kalırken, Karadeniz’in Kuzey batısında yer alan Ukrayna’da, sokak hareketleri başkentin tam ortasında başlatıldı. . Dünya basınına göre, İsrail’den giden on erkek on kadın kırmızı elbiseli militan kadronun öncülüğünde, Kiev meydanında Rusya karşıtı eylemler başlatılıyor ve Rusya destekli Devlet Başkanının görevden alınmasına kadar giden olaylar zinciri birbiri ardı sıra devreye sokuluyordu. İsrailli militanların güdümünde gelişen Kiev olaylarına, bu ülkede yaşayan Musevi asıllı insanlar da katılmıştır. Olayların basına bütün yönleriyle yansıması üzerine Ukrayna Hahamı Musevileri bu ülkeyi terk etmeye davet ederken, tarihten gelen dinler arası çekişmelere bu ülkenin bir kez daha sahne olduğu görülüyordu.
      Ukrayna hükümetinin Avrupa Birliği ile sürdürülen üyelik sürecini kesmesi ve bu doğrultuda Avrupa Birliği tarafından önerilen protokolü imzalamaması üzerine, batı yandaşı ve Avrupa Birliği savunucusu Ukraynalılar, hızla sokaklara dökülerek hükümeti protesto etmeye yöneldiler. İşte bu aşamadan sonra, bugün hâlâ devam eden olaylar zinciri, bütün Ukrayna’ya yayılıyor ve bu ülkeyi dünya gündeminde ön sıralara getiriyordu. Kiev meydanındaki gösterilerin çok kısa bir zaman dilimi içinde büyük kitlesel eylemlere dönüşmesi ve Ukrayna’nın bütün kentlerine yayılması, uluslararası konjonktürde Ukrayna sorununun yeniden gündeme gelmesine neden oldu.  Böylece tarihsel süreç içerisinde bu ülke ile bağlantısı olan ya da bu ülke toprakları üzerinde hegemonya peşinde koşan büyük devletlerin yeniden gündeme gelen Ukrayna meselesi üzerine, güncel politikalar geliştirerek yeni bir durum almaya çalıştıkları görülmektedir.
         Dünya haritasına bakıldığı zaman Ukrayna’nın çok önemli bir kesişme noktasında yer alan bir jeopolitiğe sahip olduğu anlaşılmaktadır. Avrupa ile Asya kıtalarının kesişme noktasında geniş bir alana sahip olan Ukrayna, aynı zamanda Rusya ile Avrupa arasında bir tampon ülkedir. Ukrayna’nın bu konumu, bu ülkeyi Avrupa ile Rusya arasında aynı zamanda bir geçiş köprüsü noktasına getirirken,  bütün batı dünyasının, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve İsrail’in Rusya ile karşı karşıya kaldığı bir süreç içerisinde çekişme ve çatışmaların yayılma alanı olmasını da beraberinde getirmiştir. Eski Hazar İmparatorluğu döneminden kalma  böylesine  bir konumu bugün de sürdürmekte olan Ukrayna, hem kıtalar arasında hem de büyük güçler arasında kalan konumu ile tam anlamıyla jeopolitik biliminde dile getirilen “tampon” ülkelerden biridir.
        Üç büyük dinin kesişme noktasında, Rusya ile batının karşı karşıya kaldığı alanda tarihin getirdikleriyle yer almaya çalışan bu ülke üzerinde, geçmişten bu yana gelen hegemonya kavgasının bugün de devam ettiği ve uluslararası konjonktürün belirlenmesinde kilit bir rol oynadığı görülmektedir. Nereden bakılırsa bakılsın Ukrayna’nın,  dünya jeopolitiğinin en önemli tampon ülkelerinden biri olduğu kesindir. Bu yüzden yeni bir dünya düzeni arayışı içerisine giren güç merkezlerinin bu büyük ülkenin yeni dönemdeki konumunu öncelikle düşünmeleri gerekmektedir. Ukrayna’nın bir Avrupa ülkesi olarak batıdan yana tavır almasıyla birlikte, Rusya’nın uzantısı olarak da bir Asya ülkesi konumunda  ele alınması, dünya dengelerini değiştirdiği için, bu ülkede başlatılmış olan olaylar sonraki aşamada devam etmiş ve  Ukrayna büyük güçlerin yeniden bir çekişme merkezi konumuna gelmiştir.
        2013 yılını, batıda egemen olan bir inanış doğrultusunda 13 rakamının uğursuzluğunu dikkate alarak, üçüncü dünya savaşının çıkış yılı olarak öngören büyük ve gizli dünya güçleri, bu planlarının önlenmesi nedeniyle, yani savaş çıkartamayınca zor durumda kalmışlar ve yeni senaryoları devreye sokarak; bütün dünyayı yeniden biçimlendirme doğrultusunda insanlığı bir üçüncü dünya savaşı yıkımı ile karşı karşıya bırakmak için her yolu denemeye devam etmişlerdir. Silah endüstrisi kurumları, petrol şirketleri, enerji kuruluşları ve otomotiv patronları ile kapitalist çevrelerin faiz lobileri daha çok kazanmak doğrultusunda bir üçüncü dünya savaşını desteklemeye başlamışlardır. Bu çevrelerin Siyonist lobiler üzerinden yakın bağlantı içerisinde bulunduğu İsrail devleti, İran’ı hedef tahtasına oturtan ve bu doğrultuda Suriye savaşı üzerinden bir Şii-Sünni savaşını kışkırtarak, 2013 yılında çıkması öngörülen üçüncü dünya savaşı senaryosunu, Orta Doğu sahnesinde uygulamaya koymaya çalışmışlardır ve çalışmaktadırlar.
         Büyük İsrail projesinin gerçekleştirilmesi amacıyla,, Suriye savaşına bağlanan bir Armegeddon senaryosunu da, batılı dini çevreler sürekli olarak, kendi ellerinde bulunan yayın organları ve medya aracılığı ile halk kitlelerine benimsetmeye uğraşmışlardır. Bu aşamada Türkiye’de bir Sünni İslamcı iktidarın bulunması, Şii İran’a karşı cephe yaratmak açısından yararlı görülmüştür. Orta Doğu ülkelerindeki Sünni ülkelere Şii İran’a karşı kullanılmak üzere çok fazla sayıda silah satılarak, bölge savaşa hazır bir duruma getirilmiştir. İki bin yıl sonra kurulan İsrail devletinin dünyanın merkezinde büyüyerek bütün orta alana egemen olabilmesi, ABD’nin gücünden yararlanılarak, merkezi alana Çin, Rusya ve Hindistan gibi doğunun büyük devletlerinin  müdahale etmelerinin önlenmesi, Museviliğin bir din olarak bütün dinlere karşı mutlak bir hegemonya sağlayabilmesi doğrultusunda bir üçüncü dünya savaşı çıkartılmasını Siyonist lobiler gerekli gördükleri için, İran’ı hedef tahtasına oturtan   bir savaş senaryosu doğrultusunda, bölge ülkeleri de uzun süreli baskı altına alınmıştır.
        Güçlü Siyonist lobilerin Neo-con denilen  gruplar aracılığı ile Amerika Birleşik Devletleri’nde çok etkili olmaları yüzünden, bu büyük devlet İsrail’in çıkarları doğrultusunda, Orta Doğu’da  yıllarca savaşmak zorunda kalmıştır. Siyonizm’in hedeflerine alet olarak küresel emperyalizmin taşeronu konumuna düşen ABD gibi bir büyük süper güç, İsrail’in güvenliği için girmiş olduğu Irak’taki savaş nedeniyle beş trilyon dolar borca batarak iflas etme noktasına gelince, içine sürüklendiği bu senaryodan kurtulmak üzere uyanarak kendi güvenliğine öncelik verme aşamasına gelmiştir. İsrail’in güvenliği için Orta Doğu’da bir haksız savaşa alet olan ABD yönetimi, kendisi için tehdit olmayan İran yerine, gerçek bir tehdit oluşturan Çin’i görmeye başlamış ve nükleer tehdidin İran’dan değil, ama Kuzey Kore’den gelebileceği ve bir gün bir atom saldırısı ile karşı karşıya kalabileceği ihtimalini düşünerek, Neo-Con’lardan bağımsız hareket etmeye yönelmiştir.
       İsrail yüzünden güç kaybeden ve batma noktasına gelen ABD, yeni dönemde güç tahlili yaparak, İran merkezli tehdit senaryolarını bir yana bırakarak Çin merkezli tehdit senaryosu doğrultusunda hareket etmeye başlamıştır. Siyonist lobilerin gücünü tek başına aşamayan ABD, bu doğrultuda Rusya ile işbirliğine yönelerek İran’ı, batı için tehdit konumundan çıkartmıştır. İran ile dış dünya arasında bir normalizasyon süreci başlatan ABD, Rusya ile paslaşmasını artırarak Armageddon senaryoları ile beslenen üçüncü dünya savaşı sürecinin kesilmesini sağlamıştır. Bu süreçte İran’da batı yanlısı yeni yönetimin işbaşına gelmesi sağlanmış ve böylece bu ülke İsrail’in hedefi olmaktan kurtarılırken, Çin’in,  İran gibi bir ülke üzerinde hegemonya oluşturmasının da önüne geçilmiştir.
        Çin ve İsrail’e karşı, ABD-Rusya işbirliği muhtemel bir dünya savaşını önleme doğrultusunda gündeme gelirken, yıllardır uğraşmalarına rağmen savaş çıkartamayan Siyonist lobiler, bu kez yeni yılda Soçi olimpiyatlarının öne çıkardığı Rusya’yı vurmak ve bu ülkenin ABD ile başlayan dünya barışı dayanışmasını ortadan kaldırmak üzere, batı ile doğu arasında yer alan Ukrayna’da toplumsal kargaşa yaratma yoluna gitmişlerdir. Savaş isteyen büyük küresel şirketler ile birlikte hareket eden Siyonist lobiler, bu ülkenin Avrupa Birliği sürecinin tehlikeye girmesini bahane ederek, yeni bir Ukrayna meselesini dünya gündeminin tam ortasına oturtmuşlardır. İsrail’den Kiev’e giden yirmi kişilik militan grubun böylesi bir planın başlatıcısı olduğu dünya basınında yer almıştır.
        Ukrayna da tıpkı Türkiye gibi, Avrupa ile ya da batı bloğu ile Rusya ya da Asya arasında kalan bir tampon ülke konumuna sahiptir. Jeopolitik biliminde tampon ülke adı, büyük merkezler arasında yer alan ve güçlü devletlerin sınırları boyunca uzanan toprakları, kendi sınırları içinde barındıran devletler için kullanılan bilimsel kavramdır; hatta daha da ileri gidilerek Ukrayna için, dünyanın en büyük tampon ülkesi tanımı kullanılabilir. Dünya tarihi açısından bu ülkenin coğrafyasına bakıldığı zaman, tıpkı Orta Doğu’da yer alan ülkeler gibi, hem doğu-batı hem de Asya-Avrupa bölgelerindeki nüfus kaymalarına ya da devlet yapılanmalarına göre dünya sahnesinde yer aldığı görülmektedir.
        Asya’dan gelen bütün kavimler gibi, Hunlar, Avarlar ve Moğollar Ukrayna’dan geçerek Avrupa kıtasında yaşamışlardır. Beşinci yüzyıldan sonra devlet yapılarının geleceğe dönük kurumlaşmaya başladığı bir aşamada, ilk Rus devleti Kiev’de kurulmuştur. Ruslar beşinci asırda Kiev’de devlet kurduktan sonra doğuya ve kuzeye doğru yayılmaya başlamışlar ve bu yüzden daha çok doğuda yer alan bir Asya devleti görünümünü zamanla kazanmışlardır. Kiev merkezli Rusya’nın giderek Avrupa’ya yayılmasını, batılılar tehlikeli görmüşler ve batılı ülkeler Rusya’ya karşı işbirliği yaparak bu ülkenin Avrupa kıtası dışında kalmasını sağlamışlardır. Böylece Rus devleti Kiev’de kurulduktan sonra zaman içerisinde Moskova’ya taşınmıştır. Rusların doğuya doğru yönelmesinden dolayı meydana gelen boşluğu ise, doğu Avrupa ülkelerinden gelen çeşitli kavimler, Rusya ve Avrupa arasına yerleşerek geleceğe yönelik bir tampon devlet oluşturulmasına katkıda bulunarak doldurmuşlardır.
        Normal koşullarda, bu tampon bölgede, Ruslarda da olduğu gibi bir uluslaşma süreci yaşanmadığı için, Ukrayna diye bir devlet vardır, ama bir ulus yoktur. Kiev’in doğusunda bugün ülke nüfusunun yarısını oluşturan yirmi milyon Rus asıllı insan yaşamaktadır. Ülkenin batısında ise, Polonya, Litvanya, Estonya, Romanya, Letonya, Macaristan, Sırbistan gibi doğu Avrupa ülkelerinden zaman içerisinde gelerek yerleşen halk toplulukları birlikte yaşamaktadırlar, ancak ortaya bir Ukrayna ulusu koyabilecek düzeyde kaynaşmadıkları için, Ukrayna bugünün koşullarında bir ulus devlet olamamış, bir tampon yapılanma olarak ülke devleti konumunda kalmıştır.
        Rusya’yı Avrupa’dan uzaklaştırma aşamasında, batı ile bu ülke arasındaki tampon topraklar daha da genişletilmiş ve gelecekte Rusya gibi büyük bir devleti dengeleyebilecek orta boyda bir sınır devleti olarak Ukrayna kurulmuştur. Bir dönemlerse, Ukrayna toprakları Hunlar ve Avarlar ile birlikte İskitler, Hazarlar ve asıl Kıpçaklar gibi, Asya kökenli Türk devletlerinin yönetimi altında kalmıştır. Bu yüzden bugünün Ukrayna nüfusu içinde, geçmişten kalan önemli oranda Türk asıllı topluluklar da yaşamaktadır. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir; bu ülkeden son yüzyıllarda önemli miktarda Türk asıllı farklı kavimler, göçler yolu ile Anadolu’ya yerleşmiştir. Doğu ve Kuzey Anadolu vilayetlerine bakıldığında, Rusya’dan olduğu kadar Ukrayna’dan gelerek Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan çok sayıda insanın, Türk ulusunun bir parçasını oluşturduğu anlaşılmaktadır.
       Ukrayna gibi Rusya’ya karşı batı bloğu tarafından tampon bir ülke olarak kullanılmaya çalışılan Türkiye Cumhuriyeti’nin de; tarihten gelen birçok ortak konu ve soruna Ukrayna devleti ile birlikte sahip olduğu, ilgili uzmanların yayınları izlendiği zaman kolayca ortaya çıkmaktadır. Rusya’yı Ukrayna üzerinden Avrupa’dan uzaklaştıran batılılar, Türkiye ile de tıpkı Ukrayna gibi yakından ilgilenerek Rus hegemonyasının kuzeyde sınırlı kalmasını sağlayabilmenin çabası içinde olmuşlardır. Sovyetler Birliği’nin sıcak denizlere inmesi önlenerek, bu büyük imparatorluğun çöküşü sağlanmıştır. Bugün benzeri bir yaklaşım Rusya Federasyonu için de düşünülürken, yine Ukrayna ve Türkiye’nin Rusya’nın sıcak denizlere inmesini önleme adına, tampon ülkeler konumunda kullanılmaya çalışıldığı açıktır.
       Rusya, bir Avrasya gücü olarak dünya hegemonyasına yöneldiği aşamada, Orta Çağ sonrasından bu yana dünyayı yöneten Atlantik güçleri ile karşı karşıya kalmıştır. Bu yüzden soğuk savaş döneminde, bir Atlantik ve Avrasya dengesi kurmak istenmiştir. On beşinci asır sonrasında dünya kıtalarını yöneten Britanya İmparatorluğu, yüzyıllarca adalardan dünya kıtalarını yönetmiştir. Bu dönemde, “Birleşik Krallık” resmi adına sahip olan Britanya İmparatorluğu’nun, Ukrayna bölgesi ile de yakından ilgilendiği görülmektedir, hatta Rusların Avrupa kıtasına yönelmesini önleme noktasında İngilizler, Rusya’yı güneydeki komşusu olan Osmanlı İmparatorluğu ile sürekli olarak savaşa sürüklemişlerdir. Avrupa kıtası üzerinden bir dünya imparatorluğu kurmuş olan İngilizler, Almanları ve Rusları, gelecekte Avrupa kıtasını ele geçirebilecek rakip büyük devletler olarak görmüşlerdir. İngilizler, doğu Avrupa ülkelerinden belirli etnik grupları kuzeye doğru yönelterek, Ukrayna topraklarına yerleştirmeye de çalışşlardır. Daha da ileri giderek, bu ülkenin adını bile kendileri koymuşlardır.
        Yıllarca Londra’da yaşamış olan araştırmacı yazar Aytunç Altındal’ın da, yazıları ve programları ile kamuoyuna defalarca açıklamış olduğu gibi, Birleşik Krallık olarak resmi bir ada sahip olan Britanya İmparatorluğu, dünya hegemonyası döneminde en büyük rakibi olarak gördüğü Rusların önünü kesmek uğruna, Avrupa ile Rusya arasına bir tampon ülke oturtmuştur. Üstelik bu ülkeye, kendi devletlerinin armasında yer alan ve İngiliz devletinin resmi ismini çağştıran “iki harf” (U ve K harfleri) ile başlayan yapay bir ülke ismi uydurulmuştur. Çok yağışlı bir tarım ülkesi olan bu bölgede, yeni kurulan devletin adının başına Birleşik Krallık adının İngilizce harfleri getirilerek, yağmur ülkesi olarak da devletin adının ikinci hecesi belirlenmiştir. U ve K harfleri, İngilizce yağmur anlamına gelen rain sözcüğü ile birleştirilince yapay bir ülke ismi olarak “Ukrain” adı belirlenmiştir.
        İngilizlerin öncülük ettiği Britanya İmparatorluğu, bir dünya devleti olarak yer küreyi yönetirken, en önemli rakip olarak kabul ettiği belirleyici Avrasya gücü olarak, Rusya’nın önünü yapay bir orta boy devlet olarak kurulan Ukrayna’nın tampon konumu ile kesmeye çalışştır. Dünyayı okyanus içindeki adalardan yüzyıllarca yönetmiş olan İngilizlerin, gelecek dönemlerde okyanusların yükselmesi gibi istenmeyen durumlar yüzünden, bulundukları adayı terk etmeleri gerektiği bir aşamada, bu kez dünyayı merkezden yönetebilmek için, batı Ukrayna’ya gelmeyi planladıkları da, kaynaklar incelendikçe ortaya çıkmaktadır. Eski sömürgelerini serbest bırakmayan, bu ülkeleri Commonwealth adı altında ortak refah yapılanması doğrultusunda yönlendirmeye çalışan İngilizlerin, okyanuslardan dünyayı yönetme devri biterken,  tıpkı Yahudiler gibi merkezi alana gelmeyi düşündükleri anlaşılmaktadır.
       Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Anadolu’nun batısındaki kıyı kentlerini gözeterek Ege bölgesinde bir yapılanma arayışı içine girmişler, ama daha sonraki aşamada ABD üzerinden İsrail’in etkisi Türkiye’de daha fazla hissedilmeye başlanınca, bu kez de kuzey Bulgaristan bölgesindeki Tuna nehri kıyılarını, Varna ve Burgaz bölgelerini ikinci yerleşim alanı olarak tasarlayıp, yeniden Karadeniz bölgesinde bir hegemonya arayışına girişmişlerdir. Bununla birlikte İngilizlerin, gelecekte merkezi alana yerleşme projelerinde, giderek “Batı Ukrayna” ön plana geçmektedir. Doğu Ukrayna nüfusunun tamamına yakınının Rus asıllı olması yüzünden, bu bölgeyi gözüne kestiremeyen İngilizlerin; bugünün tampon ülkesi olan Ukrayna’nın gelecekte bölünmesi ihtimalini göze aldığı anlaşılmaktadır. Buna karşılık, Ruslar ile Almanların arasına girerek bu iki büyük gücün Atlantikçilere karşı birleşmesini önleme doğrultusunda, batı Ukrayna’yı ikinci bir alternatif yurt olarak düşündükleri görülmektedir.
        Bugün dünyayı yönetmekte olan Atlantik ittifakının iki üyesi olan İngilizler ile Yahudilerin birbirleriyle anlaşamadıkları yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır. Yüz yıldır Orta Doğu bölgesinde ve Türkiye’de kavga eden bu güçler, dünyayı artık merkezden yönetmek üzere harekete geçmişlerdir.  Okyanusların yükselmesi ada devletlerinin tasfiyesini gündeme getireceği gibi, atmosferin ısınmasından hemen sonra gündeme gelebilecek yeni buzul çağının dikkate alınmasıyla birlikte, Kuzey Amerika ve Avrupa kıtasından önemli miktarda bir nüfus göçünün üç kıta arasında yer alan orta alana doğru olabileceği konu ile ilgilenen bilimsel ve siyasal çevrelerde konuşulmaktadır. İran ve Türkiye gibi Orta Doğu ülkelerine gelmeyi düşünen batılı toplumlar olduğu gibi, Balkanlar ve Karadeniz bölgelerine gelerek, gelecekte bir Alman ya da Rus hegemonya düzeninin önünü kesmek isteyen batılı güçlerin, Orta Doğu üzerinden yavaş yavaş kuzeye doğru ilgi alanlarını genişlettikleri göze çarpmaktadır.
       Türkiye’nin batı kıyılarına Almanlar, Fransızlar ve İngilizler gelerek yerleşmeye çalışırlarken, Yahudilerin daha atak davranarak kurdukları merkezi devlet olan İsrail’in ise, Doğu Anadolu toprakları üzerinden Karadeniz kıyılarına ulaşabilmenin hesaplarını yaptığı son gelişmeler ile açığa çıkmıştır.  Alanya Almanya olurken, Didim İngiltere’ye dönüşürken, Fethiye bir Fransız kolonisi konumuna sürüklenirken, Yahudilerden sonra diğer batılı büyük toplumların da merkezi coğrafyaya geldikleri yeni bir döneme doğru gidilmektedir. Bu doğrultuda, Arap baharı ile Orta Doğu ülkeleri, ekonomik iflas ile Avrupa’nın güneyindeki Akdeniz ülkeleri ve Küresel Balkanlar Projesi ile de Doğu Avrupa ülkelerinin yeniden yapılandırılmaları tamamlanmaya çalışılmaktadır. Balkan ülkelerini üçüncü bir Balkanizasyon süreci ile iyice dağıtmaya çalışan batılılar, merkezi alanın bir parçası olan Doğu Avrupa’yı da, tıpkı Türkiye ve Ukrayna gibi gözlerine kestirmiş durumdadırlar.
       Ukrayna’da gündeme gelen karışıklıkları incelerken, bu ülkenin hem jeopolitik konumu hem de tarihsel süreç içerisinde çeşitli dönemlerde içinde bulunduğu konumların dikkate alınması gerekmektedir. Osmanlı tarihinde de önemli bir yere sahip bulunan Ukrayna, hem Osmanlı-Rus savaşlarına sahne olmuş hem de Galiçya bölgesi üzerinden Osmanlı hükümranlığının bir dönem geçerli olduğu ülke olmuştur. Dünyanın neredeyse en verimli topraklarına sahip bulunan Ukrayna’nın, Çernomyum adı verilen tarım arazilerini dünya devleti kurma peşinde koşan, hem Napolyon hem de Hitler ele geçirmeyi hedeflemiş, ama izledikleri yanlış stratejiler yüzünden bu verimli ülkeyi ele geçirememişlerdir. Uçsuz bucaksız ormanlık alanları verimli topraklar tamamlamakta ve Ukrayna dünyanın tahıl bölgesi olarak öne çıkmaktadır. Tarımın yanı sıra zengin maden yatakları ile de Sovyetler Birliği’nin endüstri merkezi konumuna getirilen Ukrayna’ya, sosyalist dönemde SSCB çok fazla yatırım yaptığı için, bu ülkeyi tekrar ele geçirmek ve batılılara kaptırmamak gibi bir niyete dayanan diplomasiyi kararlı ve istikrarlı biçimde sürdürmektedir.
        Başına herhangi bir batılı güç tarafından tasarlanan yeni senaryolar getirilirse, Rusya’nın da doğal refleksi bu ülkenin doğusunu işgal etmek olacaktır. Rusya’nın Karadeniz’de hegemonya kurabilmesi açısından önüne engel olarak çıkartılan Ukrayna’nın tampon konumunu, Rusya eskiden olduğu gibi tanımayabilir ve yeniden bir yayılma dönemine yöneldiği noktada,  Ukrayna’nın doğusunu Rusya Federasyonu topraklarına dâhil edebilir. Hatırlatmak gerekirse; Sovyetler Birliği’nin dağıldığı aşamada, Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşadığı sürgünden dönerek Rusya’ya gelen Nobel ödüllü yazar Aleksandr Solzenitsin de, Bering Boğazı’nda yaptığı basın toplantısında, Rusya’nın küreselleşme döneminde yoğun Rus nüfusun yaşadığı Doğu Ukrayna ve Kuzey Kazakistan’ı içine alacak bir Slav federasyonuna yönelmesi ve kesinlikle federasyon içindeki Türk ülkeleriyle Müslüman nüfusu serbest bırakması gerektiğini açıkça vurgulamıştır. Sosyalist bloğun dağılması aşamasında, Solzenitsin’in bu açıklamalarıyla Ukrayna sorunu bir başka yönü ile dünya gündemine getirilmiştir. Ancak Britanya İmparatorluğu’nun geçmişte belirlemiş olduğu politikalara ABD bütünüyle uygun davranmamış ve Amerika merkezli yeni diplomaside, Atlantik emperyalizminin farklı uygulamaları öne çıkmıştır. Ne var ki, sonraki dönemde olaylar daha değişik gelişince,  Nobel ödüllü bu büyük yazarın önerisi geride kalmıştır.
        Tarihten bilindiği gibi, Rusların Kiev devletinden Moskova devletine geçişi birkaç yüzyıl almış, beşinci yüzyılda kurulan Rus devleti Moskova’ya taşındıktan sonra, daha çok Türk soylu kabile ve devletlerin yaşadığı uçsuz bucaksız Asya topraklarında gelişerek doğunun büyük devi haline gelmiştir. Rusya bugünkü hali ile hem bir Asya hem de bir Avrupa ülkesi olarak varlığını sürdürmek istediği için, Ukrayna toprakları Rusya açısından önemli manevra alanı konumundadır. Ruslar, Osmanlılar ile zaman zaman bu topraklarda savaşmak zorunda kaldıkları gibi, tarihin çeşitli dönemlerinde Polonyalılar, Macarlar ve Almanlar gibi, doğu Avrupa uluslarıyla da bölgesel hegemonya nedeniyle çatışmak zorunda kalmışlardır. Kiev devletinin kuruluşu sırasında bugünkü Rusya’ya egemen olan Hazar İmparatorluğu geriledikçe Rusların yayılmaları genişlemiştir.
        Yedinci yüzyılda Hazar göçleri ile Türk asıllı boylar Finlandiya, Estonya, Çekya, Bulgaristan ve Macaristan gibi, Avrupa ülkelerine yayılırken, Kiev prensliğinin Rus nüfusu Ukrayna üzerinden bugünkü Rus topraklarına doğru dağılmıştır.  Hazar bölgesindeki Hazar krallığının merkezi çökertilince, geride kalan Hazar boyları hem Avrupa ülkelerine hem de Osmanlı topraklarına geçerek bir anlamda eski ülkelerini Ruslara terk etmişlerdir. Ruslar bugünkü ülkelerini Hazarlardan devraldığı için, Avrupa ya da batı bölgelerinden benzeri bir göç dalgası ya da yayılma girişimi ile karşı karşıya kalmamak üzere, Doğu Ukrayna’daki Rus asıllı toplum ile kendisini sağlama almak ve bu nüfusu kullanarak batı emperyalizmine karşı güvenliğini sağlamak istemektedir. Ayrıca bugün Ukrayna sınırları içerisinde yer alan doğu Ukrayna kıyıları ile Kırım bölgesini de kendi güvenliği açısından değerlendirerek, bu bölgelerde başkalarının hegemonyasına izin vermek istememektedir. Bu yüzden NATO ve batılı üyeler ile Rusya’nın başı derttedir.
        Küreselleşme çağına geçilmesiyle birlikte Rusya sosyalist sistemi bırakmış ve kapitalist batı dünyasına açılırken, dünya ekonomisi ile bütünleşebilmenin yollarını aramıştır. Bir yönden G-8 ülkeleri içine girerek batılı zengin ülkeler ile ortak ilişkilere yönelmiş, diğer yönden de Çin ile bir araya gelerek Şanghay İşbirliği örgütünü oluşturup, yeni bir Asya ekonomisi yaratabilmenin arayışı içinde olmuştur. Rusya Federasyonu’na bağlı bulunan uçsuz bucaksız topraklarda çok zengin doğal kaynakların bulunması ve yeni dönemde bunların işletmeye açılmasıyla birlikte, çok zengin gaz ve petrol yatakları sayesinde Rusya Avrupa ülkelerinin enerji deposu konumuna gelmiştir. Bu çerçevede yeni boru hatları ile Rusya’nın gaz ve petrolleri, Avrupa ülkelerine akıtılırken, Ukrayna’nın jeopolitik konumu yeniden değişiklik göstermiş ve bu ülke tıpkı Türkiye gibi bir terminal ülke konumuna sürüklenmiştir. Orta Asya ve Orta Doğu enerji kaynaklarının batılı ülkelere aktarılmasında Türkiye boru hatlarının geçiş noktası olarak nasıl terminal ülke konumuna geldiyse, Ukrayna’da bu süreç içinde aynı doğrultuda doğudan gelen Rus gazı ile petrolünün taşıyıcısı bir duruma gelmiştir. Ukrayna bu durumdan yararlanarak daha ucuz enerji talep edince, Rusya’nın tepkileri ile karşı karşıya kalmış ve ülke halkı, Rusya’nın kaprisleri yüzünden birçok kış ayını doğal gaz ya da petrol kesintisi ile geçirerek donmaktan kurtulamamıştır. Evet Ukrayna, hiçbir kusuru yokken, bir terminal ülke haline gelmenin karşılığında, ucuz petrol talep etmenin bedeli olarak, Rusya’nın ağır yaptırımlarıyla karşı karşıya gelmekten kurtulamamıştır.
        Rusya çok kısa zamanda enerji zengini bir ülke haline gelmiş, yeni dönemde bir çok Rus asıllı insan şirketler kurarak ekonomiye girmiş ve bu yeni dönemin zenginleri olarak dünya ekonomisinde kendilerine iyi yerler aramışlardır. Rusya’da şirket kuransa, soluğu önce Ukrayna’da almış ve bir süre sonra Ukrayna ekonomisi Rus asıllı şirketlerin kontrolüne geçmiştir. Bugün Rusya bir emperyal devlet olarak tıpkı batılı ülkeler gibi davranmakta ve Ukrayna dâhil olmak üzere, bütün eski Sovyet cumhuriyetlerini şirketleri aracılığı ile sömürgelere dönüştürmektedir. Bugün eski tampon devlet Ukrayna’nın, yeni Rus sömürgesi olarak öne çıktığı söylenebilir. Batılı ülkeler nasıl sömürgelerinden vazgeçmiyorlarsa, Rusya’nın da  Ukrayna’dan vazgeçmesi beklenemez.
        Ukrayna’da başlayan olaylar, Orta Doğu’dan transfer edilen üçüncü dünya savaşı arayışının bir sonucudur. Savaş lobileri İran’a karşı bir üçüncü dünya savaşı çıkartamayınca, bu kez konjonktürü kuzeye kaydırarak Rusya’yı hedef alan bir üçüncü dünya savaşı arayışını gündeme getirmişlerdir. Dün İran’a karşı cephe ülkesi konumuna getirilmek istenen Türkiye’nin, Ukrayna olaylarının hemen Kırım’a yansıtılarak Kırım Tatarları üzerinden Rusya’ya karşı yeni cephe ülkesi olmaya doğru iteklenmeye çalışıldığı medya ve basındaki yayınlar ile açığa çıkmaktadır.  Avrupalılar sürekli olarak Osmanlılar ile Rusları kapıştırarak her iki tehlikeyi bertaraf ettikleri gibi, bugün de büyüme arayışı içinde olan Türkiye ile Rusya kapıştırılarak her iki devletin uzun sürecek bir dünya savaşı aracılığı ile yıkılması ve dağıtılması gibi emperyal ya da Siyonist planların uygulanmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. Rusya devleti iki büyük çöküş dönemi yaşadıktan sonra yeniden güçlenerek dünya dengelerinde aktif bir biçimde devreye girerken, Osmanlı sonrası dönemdeki soğuk savaş geride bırakılırken, Türkiye Cumhuriyeti de geriye doğru Osmanlı, Selçuklu ve Hazar İmparatorluklarından kalan bir doğal mirasın takipçisi olmak durumlundadır. Ne var ki, bu durum yedi yüz yıl savaşarak merkezi alanda egemen olan Osmanlı Devleti’nin yaptığı yanlışların yeniden yapılmasını gerektirmemektedir.
        Türk ve Rus devletleri iki büyük cihan savaşından aldıkları dersler ile bugün hareket edebilirlerse, o zaman Avrasya bölgesinde ya da merkezi alanda batılı emperyalistlerin istediği gibi bir savaş süreci değil, ama bölge devletlerinin birbirini anlayarak dayanışma içerisine girmeleriyle yeni bir barış dönemi  gündeme gelebilecektir. Hem Ruslar, hem de Türkler imparatorluk kaybetmiş büyük devletlere sahip olan iki ulus olarak birbirlerini iyi anlarlarsa o zaman, Avrasya’nın güneyinden üçüncü dünya savaşı çıkartmak isteyen batılı emperyalistlerin ve Siyonistlerin planları Avrasya’nın kuzeyinde de suya düşecektir. Dün İran’ı hedef alanlar bugün Rusya’yı hedef alırlarken, Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenlik yaklaşımının her iki ülke ile savaşmamak üzerine kurulu olduğunu bilmek durumundadırlar.
        Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük önder Atatürk’ün dış politikasının üç esası vardır. Bunlardan birincisi Rusya ile güvenilir dostluk düzeni oluşturmaktır. Bu yüzden Tevfik Rüştü Aras on iki yıl süre ile Dışişleri Bakanlığı yapmıştır. İkincisi İran ile ortaklıktır. Sadabat Paktı bu doğrultuda oluşturularak emperyalistlere karşı Türk-İran ittifakı kalıcı bir biçimde oluşturulmuştur. Üçüncüsü de batılı emperyal devletler ile mesafeli ilişki geliştirerek merkez alanda dengeli güvenlik yaratmaktır. Atatürk’ün yolundan sapma gösteren batıcı iktidarlar, Türkiye’yi batılı emperyal ülkelerin kucağına oturtunca, onlarda Türkiye’yi ya İran’a ya da Rusya’ya karşı savaşa sürükleyerek bölge ve dünya güvenliğini tehdit etmektedirler. Suriye ve Irak savaşları ile Türkiye İran’a savaşa doğru sürüklenmiştir. Şimdi Ukrayna olayları Kırım’a taşınarak Kırım Tatar Türkleri ya da Kafkas toplumları üzerinden, Türkiye bu kez de Rusya’ya yönelik bir üçüncü dünya savaşının cephe ülkesi konumuna sürüklenmek istenmektedir. ABD’de üstlenmiş olan Hazar enerji lobilerinin Hazar bölgesine yeniden geri dönmeleri için Rusya’ya savaş açılacaksa, uluslararası tekelci petrol şirketlerinin Hazar bölgesinin enerji kaynaklarına el koyabilmesi için yapılacak böylesine bir savaş, Türkiye’nin savaşı değildir ve her emperyalist savaş gibi haksız bir savaştır. Türkiye dün olduğu gibi bugün de, kendisinin olmayan bir haksız savaşa alet olmayacaktır. Türk dış politikası bu aşamada yoğun bir diplomasi ile Ukrayna sorunun çatışmasız çözümü için çaba göstermeli ve çekişmelerin Kırım’a yansımasını önleyici girişimleri gündeme getirmelidir.
        Kuruçev’in bir kuruluş yıldönümünü bahane ederek Ukrayna’ya hediye ettiği Kırım’ın yeni dönemde, bölgede sıcak bir çatışma alanına dönüşmemesi için, Birleşmiş Milletler’in etkili olarak devreye girmesi acilen sağlanmalıdır. Enerji savaşının gündeme getirdiği Karadeniz’deki hegemonya çekişmesinin, Ukrayna üzerinden bir üçüncü dünya savaşına dönüşmesinin kesinlikle önlenmesi gerekmektedir. Türkiye, bölge barışı için aktif bir biçimde devrede olmalı, ne kendisine yönelik savaş senaryolarının uygulanmasına ne de Kırım’da yeniden Türk kanının akıtılmasına ve yine bir Türk göçünün yaşanmasına kesin olarak izin vermemelidir; hem Rus hem Ukrayna hem de tüm dünyaya, birinci önceliğinin Kırım Türklerinin güvenliği ve hakları olduğunu açıkça belirtmelidir. Türkiye, 300 milyonluk büyük Türk dünyasının bir parçası olduğunu bilerek kararlı ve güçlü olmalıdır.

 

        


Yorumlar - Yorum Yaz


Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam11
Toplam Ziyaret111827